Kırkını çıkarmak

Istanbul Shanghai arası atmosferde bir yerde yazıldı

Corona virüs, namı değer Covid – 19 salgını nedeniyle bir aylık Türkiye ve Kamboçya yarı tatilinden sonra ikinci hatta üçüncü yaşamıma geri dönüyorum. Bu yol güncesine yaklaşık bu yolculuğa ilk başladığım Haziran 2019’da başlayacaktım ama tembelliğim ve sürekli ertelemem beni anca bugün beni rahat bıraktı.

Benim üç yaşamım oldu. Yaşamımın üçte ikisini geçirdiğim memleketim, toprağım İzmir ve yetişkin yaşamımı kurduğum İstanbul. Bu ikisi arasında, beni ben yapan 11 yıllık Fransa ile bir yılının tadı hala damağımda olan Milano- İtalya yaşamlarım var. Ve tüm bunlara, tam 8 ay ve 26 gün önce, yine böyle bir Moskova aktarmalı Aeroflot uçuşuyla, elimde iki çok ağır bavulla gittiğim Shanghai yaşamım eklendi. Açıkçası önceden çok araştırarak, sorup soruşturarak, dolayısıyla da ne istediğini bilmenin verdiği güvenle gitmeme rağmen gerçekten çok zor ilk aylar geçirdim.

42 yaşıma bastığımda elimde 17 yıllık mimari deneyimi ve birkaç yurtdışı yaşamı biriktirmiş bir kadın olarak çok sevdiğim İzmir’den ayrılıp, daha önce ayak bile basmadığım, dünyanın bir ucu Çin’e neden geldim? Cumhuriyetin aydınlanmacı ilkeleriyle yetiştirilmiş biri olarak Türkiye’de hayalkırıklığına uğramak çok zor değil. Hatta çaresiz ve köşeye sıkışmış hissetmemek neredeyse olanaksız. Tüm bunlara mesleki tatminsizlik, hem maddi hem manevi durgunluk hali ve kısır bir döngüye sıkışmıştık hissi eklenince, yaşamımla ilgili bir şeyler yapmaya karar verdim. Asıl olarakta çok sevdiğim birinin söylediği gibi “ koca memlekette elbet bana göre bir iş vardır ama maceraperest ruhum durmadı”.

Fransız diplomam ve Türkçe ile beraber dört dil bilmeme rağmen Avrupa’ya çalışmaya gitmenin bürokratik olarak ne kadar zor olduğunu biliyordum. Amerika’da yaşamak ve çalışmak hiçbir zaman ilgimi çok çekmedi. Geriye kalan Arap Körfez ülkeleri pazarını da din ve gericilik sarmalından kurtulamamış yaşam şekilleri yüzünden eledikten sonra, geriye içimde kelebekler uçuracak kadar beni heyecanlandıran koca Asya kalmıştı. Vietnam ve Japonya, ilk gençlik yıllarında ve mimarlık eğitimine başladığım, tasarım konusunda beğenilerimin oluşmaya başladığı dönemde hayran olduğum iki ülke olmuştu. Çin nerdeyse tüm ünlü mimarlık tasarım ofislerinin iş yaptığı ve ofis açtığı ülkeydi. Her gün onlarca CV gönderdim, okyanusa bırakılan cam şişe içindeki dilek kağıtları gibi… Tam altı ay her gün dünyaya dilek saldım. Ve gönderdiğim yüzlerce cv’ye karşılık veren amerikan ortaklı Shanghai’dan bir ofis oldu. Maaşımın beklediğim ve araştırdığımdan düşük olmasına bakmadan kabul ettim. Yeni yaşamım için, Asya için hazırdım. Sanırım annemin eski bir “Maocu” ve babamın “Atatürk Türkiye’sinin 1930’larda Kurduğu karma ekonomi politikasını uygulayan ve dolayısıyla geleceğin ülkesini kuran Çin” söyleminin de etkisiyle pılımı pırtımı iki bavula sığdırarak Shanghai’ya geldim.

Shanghai 24 milyonluk bir şehir, dünyadaki birçok ülkeden bile daha büyük. Bu büyük ormanda geçirdiğim ilk ay uzak, bulanık bir hayal gibi. 13 haziranda ben geldiğimde muson yağmurları mevsimine girmiştik ve %85 nem oranının verdiği hamamda olma hissi yeni yeni başlıyordu. Adını, cismini hala bilmediğim baharat kokuları nemle katlanarak tüm şehri sarmıştı. Eylüle kadar -ya da ben alıştığım için artık duymuyorum- Shanghai kokusu burunlarda yerini alacaktı. Shanghai Huangpu nehrinin ikiye böldüğü, eski şehrin geliştiği Puxi ile o medyada ünlü gökdelenler silüetini gördüğümüz Lujiazui ile başlayan Pudong yakalarından oluşuyor. Pudong ne kadar bisiklet yolları ve geniş kaldırımları, modernizmin yeşil halılar gibi serilmiş geniş ağaçlıklı refüjleriyle yürümeye elverişli olsa da şehrin kalbi, elektrikli bisikletlerin yeşil ışıktan 3 saniye önce trafiğe çekirge sürüsü gibi aktığı sokakları, Çınar ağaçlarının doğal çardak etkisi yaptığı, 3-4 katlı Fransız, Alman, dutch bilumum 19 yüzyıl Avrupa mimarisiyle donanmış “French Concession” mahallesiyle Puxi’ydi. Ev sahibimin bile “Emin misin, her gün 40 dakika yol gidip gelebilecek misin?” diye ısrarla sormasına rağmen evimi Puxi’de tutttum. Ancak evime yerleşmem 5 hafta sonra gerçekleşebilecekti. O vakte kadar bana dünyanın bir ucunda yalnızlık hissini katlanarak hissettiren, her sabah mide bulantısı ile önünden koşarak geçtiğim “stinky tofu” ile bir çeşit krep yapan sokak satıcılarının olduğu, asansörünün nemle karışık ekşimiş ağır baharat kokan, tam Çin modernizminin kişiliksiz çok katlı modernist bloklarında bir ay kalacaktım.

Yalnızlık hissetmenin ötesinde yeni anlıyorum ki, o net olmayan rüyada olma hissi aslında bir şekilde “köksüz” hissetmekten kaynaklanıyor. Köksüzlük, bildiğin referans sistemi kaybolunca hayatını ve kendini anlamlandırmanı zorlaştırıyor. Sokakta, evde işte konuşulanların %99’unu anlamamak, eskiden tanığın kimsenin, hiçbir anının olmadığı bir şehre paraşütle bırakılmak… Herkes ve herşey arka fonda çalan bir fon müziği gibi, sen de yalıtılmış bir akvaryumda yüzme gözlüklerin olmadan bir o yana bir bu yana savruluyormuşsun gibi… O “bulanık” rüya ayından en “bulanık” anı, nemli sıcağın başımı ağrıttığı, galiba geldiğimin ikinci Cuma günü dünyanın en uzun ve kalabalık alışveriş caddesi olan Est Nanjing yoluna dair. Metro’dan çıkışta yönünü bulamamanın verdiği sarhoşlukla adeta insan akıntısına kapılarak sürüklenerek Bund nehir kenarına gelmiştim. Bund ünlü Shanghai yüksek yapılarının silüetini oluşturduğu Lujiazui burnunu tam karşıdan gördüğünüz bir nokta. İstanbul’un tarihi yarımada silüetini izlediğiniz Salacak gibi seyirlik bir yer. Manzara inanılmazdı ama kendimi o kadar yalıtılmış, “izole” hissediyordum ki yanar döner, kayar, rengarenk ışıklarla parlayan o gökdelenler bile kalbimdeki o bulanık sisi kaldıramadı o gün. Kafamdaki ve kalbimdeki sislerin kalkması için kırkının çıkmasını beklemek gerekiyormuş.

Leave a Reply