Ertelemek biraz yenilgi gibi hissettirse de, “geç olsun güç olmasın” düsturundan cesaret alarak 7 ay önce başladığım bu gezi yazısını şimdi bitirerek yayınlıyorum.
2 Şubat 2020…Shanghai’ya doğru uçaktayım. Uçuş bomboş, herkes maskeli, bir yere değmeye, haraket etmeye korkuyor insanlar. Endişe ile karışık garip bir uyuşukluk ve şaşkınlık var yüzlerde. Çin yeni yılı 24 Ocak 2020’de başladı. 23 Ocakta Wuhan şehri karantina altına alındı ve Shanghai sokakları dramatik bir şekilde boşaldı. Mağazalar, restoranlar gibi tüm kapalı alanlara girişte tabanca ile ateş kontrolleri başladı, maske, C vitamini ve eldiven eczanelerde bulunamaz oldu. 3-4 gün içinde, cıvıl cıvıl Shanghai’ya, kasvetli bir ölüm havası çöktü.
25 Ocak sabahı havalimanı sakindi ve ben aylar önceden planladığımız Kamboçya seyahati için sabırsızdım. İstanbul’dan bir gece önce yola çıkan arkadaşım Bahar ile aylar sonra başkent Phnom Penh’de buluşacaktık. Seyahate çıkmama telkinlerine karşın, havanın 3-4 derece olduğu gri, marazi Shanghai’ı bırakıp, tuktuk’ların sokaklarda adeta dans ettiği, cıvıl cıvıl, güneşli başkent Phnom Penh’e öğlen vardım. Senelerdir görmediğim, burada yaşayan yüzücü Türk arkadaşım Birant ile buluştuk. ilk şaşkınlığım Kamboçya’da, Kamboçya realinden çok amerikan dolarının geçiyor ve hemen hemen herkesin çatpat da olsa İngilizce biliyor olmasıydı. Shanghai’ın göbeğinde turistik bir hotelde “check-out” sözcüğünü anlamayan, her türlü yabancı dilden uzak Çin “tekliğinden” sonra bu çok kültürlülük bana çok iyi gelmişti. Ancak, bana başta kültürel açıklık gibi görünenin, gezimin sonunda da anlayacağım gibi, bir yüzyıldan fazla süren sömürgeci politikalar ile Kızıl Khmer yönetiminin aydın kıyımı sonrası erozyona uğrayan kültür yozlaşması ve kimliksizleşme olduğuydu.
Phnom Penh’de motosikletlerin çektiği tuktuk denilen arabalar ve motosikletler, yaya kaldırımının yok denecek kadar az olduğu sokakları, adeta bir “corrida” (boğa güreşi) gösterisine çevirmiş. Bu yaya ile araç “dansı” kaldırım yokluğunda yürümeye çalışan yayalar için bir eziyet, tuktuktakiler için ise eğlenceli bir sokak gösterisi olmuş; son anda frene basarak ezilmekten kurtulmak normal bir yol alma kuralı, kasksız motosiklete 3 kişiden az binmek ise verimsizlik olmuş adeta. Tüm bu sokak corridasının en ilginç yanı hiç kaza olmaması, hatta kendi içinde bir düzeninin olmasıydı. Sokaktaki her hareket, takip mesafesini minimumda koruyarak, karşılıklı bir etkileşim içinde adeta bir sokak tangosuna dönüyordu. Hiç bitmeyen motosiklet akışının içinde, karşıdan karşıya geçmek isteyen yaya, kendini caddeye bırakıyor, motosiklet yayaya teğet geçerken, tuktuklar asfaltta ki çukurlarda daha da hızlanarak, uçarcasına araçlara makas atıyordu. Kimse sinirlenmiyor, birbirine bağırmıyor, her şey kaotik bir düzen içinde ilerliyordu. Çünkü bu düzenli kaos içinde kurallar, her gün, hatta her an, sokakları tiyatro sahnesine çevirerek yeniden yazılıyordu.
Phnom Penh Indochine, Hindiçin döneminden kalma Fransız sömürge yapıları, şık postahane binası, Riverside sahil yürüyüş yolu, Royal Palace’ı, tropik ağaçların çevirdiği yüzme havuzlu butik hotelleriyle Kamboçya’da gezdiğimiz Siem Reap (Angkor tapınaklarının olduğu şehir) Sihanoukville ve Koh Rong Adası içinde Kamboçyalılarla en çok iletişime geçebildiğimiz, yerel yaşamı gözlemleyebildiğimiz en otantik yerdi. 1972-79 arasında ülke nüfusunun yaklaşık dörte birini katleden Khmer Rouge rejimi ve PolPot’un toplama kampı olan Ölüm Tarlalarını gezmek istemedim. İstemedim çünkü sabah ölüm tarlalarını gezip akşam ayak masajı yaptırdığım 4 yıldızlı bir hotelde şarap içme ikilemi çok ikiyüzlü geldi. Onun yerine yine PolPot’un yüzde 90’ını öldürdüğü, yok olmaktan son anda kurtulan Apsara Dans tiyatrosuna gitmeyi, sokak çocukları ve çocuk istismarına karşı mücadele veren şirin bir avlu içinde Friends Restaurant’ında oturmayı, Titanic Restaurant’ta Kampot biberli (dünyanın en ünlü karabiberi türü) deniz ürünleri yiyip, Riverside kordon boyunca yürümeyi, Angkor draft Kamboçya birasının tadına bakmayı seçtim. Tüm bunlar bana kanlı geçmişinin yaralarını sarmaya çalışan bu yüreği açık, güler yüzlü, alçak gönüllü halkının umut dolu yaşam mücadelesini anlattığı için daha anlamlı geldi. Birant’ın Kamboçya’lı eşi ile İngiliz aksanıyla yarı İlgilizce yarı Türkçe konuşan oğulları ve onların tavsiyeleri ile belirlediğimiz rotalar olmasaydı herhalde ortalama bir turist yüzeyselliğinde kalabilirdi gezimiz. Bu gezinin en ilginç yanı, bundan 25 yıl önce klor kokulu havuzlarda başlayan tanışıklığımızından beri, ilk görüşmemizin Covid’in henüz dünyanın mekan zaman algısını değiştirmediği, Bahar’ın İstanbul’dan, benim Shanghai’dan gelerek Kamboçya’da yaşayan arkadaşımız Birant’ı ziyaret edebildiğimiz, çok istikametli, beynelmilel buluşmaların sonuncusu olmasıydı. Bundan yaklaşık bir ay sonra yaklaşık 5,5 milyar dünya nüfusun şehirlerarası yolculuklara bile çıkamadığı, hareketsiz bir gezegen olacağımız o zaman hiçbirimizin aklının ucundan bile geçmemişti.
Başkent Phnom Penh’de üç günümüzü tapınak, sarayları gezerek ve Fransız koloni mimarisinin izlerinin hissedildiği sokaklarda dolanarak geçirdik. Ve 3. Gün sabahı Angkor tapınaklarının olduğu Siem Reap’e doğru yola çıktık. Otobüs yolculuğu, lüks diye adlandırdıkları minibüsler ile 8 saat sürdü ve Phnom Penh sokaklarında gördüğümüz corrida’nın bir üst aşamasıydı: Çocuk ağlamalarının, çantalardan bağıran tavukların bağışları içinde, ani frenlerin mideni ağzına getirdiği, hiçbir trafik kazasına mucize eseri kurban gitmediğimiz egzotik bir yolculuktu. Siem Reamp’te otelin yönlendirdiği tuktuk bizi karşıladı. Hep adımın yazılı bir pankartla karşılanmak istemişimdir. Bu da bizi Siem Reap’te tozlu bir otobüs terminalinde karşılamaya gelen şirin mi şirin bir tuktukçuya nasip oldu. Hırpalamış vücutlarımızı Hyatt Hotel’in tropikal ağaçlarının gölgesindeki havuzuna ve spasının portakal çiçeği ve yasemin kokulu masajına teslim ederek şımartmamız çok uzun sürmedi. Kamboçyalıların belki de bir haftalık maaşına denk gelen bu kaçamağı, eşitsizlikler isyanımı “ne de olsa kırk yılın başı” diyerek bastırmam da uzun sürmedi.
Angkor Vat, bugün Siem Reap kentinin 6 km kuzeyindeki Angkor antik şehrinde 1115-1145 yıllarında Khemer’ler tarafından yaptırılmış dev bir tapınak şehirdir. 14. Yüzyılda Khmer Krallığı başkentinin Phnom Penh’e taşınmasıyla terkedilmiş, ormanın sarıp sarmaladığı bir yıkıntı olarak kalmış, 1858’de Fransızlar tarafından yeniden keşfedilmiş. Sabahın beşinde, doğan güneşin kızıla boyadığı sisler içinden yanarak doğan bu tapınaklar vadisi, beni bir mimar olarak en çok etkileyen mekanlardan biri oldu. Devasa ağaç köklerinin, taş oymalı, kabartmalı tapınak duvarlarını yıkarak sarmaladığı yıkıntılar, doğa ve mimarinin kıyasıya dövüştüğü savaş alanı gibiydi. Kökler ve taşlar o kadar iç içe geçmiş ki, kökleri çıkarsanız mimari strüktür ayakta kalmayabilirdi. Kökler yer yer katmanlaşarak mekanlaşmış, taş çatlaklarını doldurarak taşın ayrılmaz parçası olmuş. Yıkıntılar her zaman büyülü gelmiştir bana ancak böylesini deneyimlemenin insanı değiştiren bir gücü varmış.
Sonraki durağımız Birant’ın tavsiyesine uyarak, sabah feribotuna yetişmek için sadece bir gece kaldığımız Shianoukville oldu. Çinli yatırımcıların 3-5 sene önce sakin bir deniz kasabası olan bu şehri Las Vegas vari bir çirkinlikler şantiyesine çevirdiği Shianoukville’de kazılı olmayan tek bir sokak yoktu. Koh Rong adası ise girişimci Türklerin gece klüpleri açtığı, uyuşturucu temalı psikodelik müziklerin çaldığı plaj partilerin olduğu garip bir modern “Eldorado” gibiydi. Vize almanın kolay olduğu, devletin vergi kontrolü yapmadığı bir fırsatlar adasıydı. Kalabalıktan uzakta, orman içinde bungalov evlerde kaldık. Süleymancıkların cirit attığı ağaç evler, tam bir doğa ile birleşme seansı oldu. Denizi güzel olmasına rağmen Kamboçya deniz ve kumsalları için değil, daha çok kültür rotalarının, dağ köylerinin ve su şehirlerinin keşfedilmeye değer olduğu bir ülke. Yine de Ocak ayında deniz üzerinde bir hamakta sallanmak ve sahil boyunca uzun yürüyüşler yapmak güzeldi.
Son gecemizi Phnom Penh’de tropikal ağaçlı avluların ve zarif yüzme havuzlarının saklandığı Pavillon Hotel’de geçirdik. Kendimizi mekanın zarif dinginliğine bıraktık. Birant’ın minikler Bahar’a Maincraft gösterdiler, Theary ile başka ülke hayalleri, Birant ile iş konuştuk. Hani her şey tam olması gerektiği yerde hissi vardır ya, işte tam öyle bir dingin bir geceydi. Yarın virüsün kavurduğu Çin’e, oradan 30 saat uçak yolculuğu ile Türkiye’ye gidecekmişim gibi hissetmedim, telaşlanmadım. O güzel gecede arkadaşlarımla oldum.













