
Asılı kalan yaşamlar ve beklemek üzerine Corona günlerinde bir şehirin dönüşümü…
Shanghai 24 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık metropolünden biri. Ancak Xuhui ve Changning mahalleri ile Puxi bölgesi, otopark olarak işgal edilmemiş kadim çınarlarla kaplı geniş kaldırımları, yolun sadece arabalara ait olmadığı bisiklet, elektrikli motosikletlerin arabalardan daha “cadalozca” cirit attığı sokaklarıyla hem sakin, hem cıvıl cıvıldır. İşte bu cıvıl cıvıl sokakların bir anda hayalet şehre dönüşü Asya’nın kadimliğine pekte yakışmayan bir dramatik bir hızla oldu.
18 Ocak akşamı Shanghai’ya benden bir ay sonra İstanbul’dan gelen arkadaşım Aslı ve yeni tanıştığımız “expat” grubuyla barlarda fütursuzca eğlenirken, birkaç gün içinde ellerimizin dezenfektan kullanmaktan tahriş olacağı, 24 milyonluk şehrin adeta hayalet şehre dönüşeceği hiç birimizin aklına gelmedi. 24 Ocak Çin yeni yılı ve Bahar festivali ile birlikte zaten giderek sakinleşen sokaklar, tam üç gün içerisinde herkesin maske ile dolaştığı, eczanelerde C vitamininin, el dezenfektanının ve yüz maskelerinin tükendiği hayalet bir şehre dönüştü. Ben önceden planlandığım gibi 25 ocakta bir haftalık resmî tatili geçirmek üzere Kamboçya’ya uçtum. Tatilde gün ve gün sağlık krizi derinleşince ve hükümet resmî tatili 10 gün daha uzatınca Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Kamboçya’dan İzmir’e gelişim tam 32 saat sürdü. Neredeyse tüm Shanghai-Türkiye uçuşları üç gün içinde teker teker iptal oldu. Kamboçya’dan Shanghai’ya 4,5 süren bir uçuşla nerdeyse bomboş bir uçakla vardım. Shanghai havalimanından hiç ayrılmadan, iptal olmayan nadir uçuşlardan Katar havayolları ile Doha üzerinden İstanbul aktarmalı toplam 26 saatlik bir yolculuktan sonra sersemlemiş bir şekilde evime varabildim.

Shanghai havalimanında uçuşların %80’i iptal olmuştu. Katar havayollarının son uçuşunu yakalamam büyük bir şanstı. Ancak dünyanın en kalabalık havalimanının bomboş koridorlarından ve yalıtımlı giysileriyle bizleri özenle muayene eden, ateşimizi ölçen güvenlik kontrollerinden geçerken bir bilimkurgu filminin parçasıdaymışız gibi hissetmemek elde değildi. Kimse birbirine bir metreden daha fazla yaklaşmıyor, konuşmuyor, hiçbir yere değmemeye çalışarak sabit bir şekilde önüne bakıyordu. Free shop’lar ve bazı kafeler yılbaşı süsleriyle ışıl ışıl ama bomboş öylece duruyorlardı. Garip bir bekleyişin hakim olduğu marazi bir ağır bir hava vardı. Ve tüm bunlardan daha garip olan, o yüzlerce metre uzanan bekleme salonlarının korkutucu sessizliliydi. İnsan gürültüsüzlüğü bir yana hiçbir uçak kalkmadığı ve inmediği için hiç anons yapılmıyordu. Kapı numaralarını birbirinden kopuk şekilde tek tek okuyan o yapay sesin eksikliğini bu kadar hissedeceğim hiç aklıma gelmezdi. Havalimanının bilim kurgu filmlerini hatırlatmasının asıl sebebi işte bu korkunç sessizlikti. Ne kargaşa vardı ne de telaş… Sadece bekliyorduk. Bu bekleme hali o günlerden şimdi bir buçuk ay geçmesine rağmen hala geçmedi. Sanırım salgınla yaşamayı en iyi anlatan sözcük beklemek… Havada asılı kalmış yaşamın tekrar, yavaş yavaş başlayacağını umarak beklemek… Güzüme bir tokat gibi çarpan Shanghai havalimanı bana bu işin ciddiyetini kavramamı sağlayan en yoğun deneyim oldu.
Türkiye’ye varınca yaşamın olanca doğal akışında ilerlemesi neredeyse beni rahatsız etti. İstanbul İzmir aktarmamı beklerken şöyle bir etrafıma baktım. İnsanlar maskesiz birbirlerine sarılıyor, kontuardaki görevli çıplak eliyle belgeleri alıyor, sayfaları çevirmek için baş parmağını dilinin ucuyla ıslattıktan sonra aynı eliyle yüzlerce nesneye dokunuyor, çocuklar düşüp oynarken yerleri adeta süpürüyor, hiçbir ebeveyn alkollü bez çıkartıp paranoyakça çocuklarını temizlemiyordu. Karşımda adeta herkesin herkese değdiği pornografik bir yaşam vardı!
Eve varınca önce ne yapacağımı bilemedim: Dışarı çıkmalı mıydım, evde kendimi karantinaya almalı mıydım, beni karşılayan babama sarılmalı mıydım, çok özlediğim kuzenlerime gitmeli miydim… Çevremdeki herkes ve her şey o kadar normaldi ki.. 32 saatlik yolculuğun yorgunluğuyla şişen ayaklarımı sıcak bir duş sonrası uzattığımda sosyal medyadan İzmir’e dönüşümü takip edip Ayça telefonumun ilk çaldıranı oldu: “Hadi gel Ayşe rakı içelim!” Gözümde tüten rakı ve tabi ki sohbetine 24 saat sonra hiçbir şey olmamış, sanki dünyanın öbür ucunda kıyamet kopmuyormuş gibi gayet doğal oturacaktım. İnsan herseye alışabilen çok garip bir varlıktı!
Bugün Kamboçya ve İzmir tatilinden bilim kurgu filmine geri döneli on gün oldu. 2 Mart sabahı yine bomboş Shanghai havalimanına indiğimizde önce yalıtımlı kıyafetleriyle sağlık görevlileri karşıladı bizi. Termal kameralarla yapılan ateş ölçümü sonradan anlayacaktım ki şehirdeki günlük yaşamın nefes almak gibi doğal bir parçası olmuştu. Son 14 gün içinde İtalya, İran, Güney Kore’de bulunanlar ayrı bir kuyruğa alındığında farkettim ki uçağın %80’ni İtalya’dan gelmiş yolculardan oluşuyordu. Nerden geldiğin, hangi uçuşla, hangi numaralı koltukta oturduğun gibi detaylı giriş formunu doldurup, uçaktan inişimden yaklaşık 2,5 saat sonra yeşil geçiş iznimi aldım ve iki kişinin beklediği ama yüzlerce kişiyi yönlendirmek için tasarlanmış metrelerce uzun bariyerlerlerin içinden dolana dolana yürüyerek Shanghai şehir merkezine doğru taksiye bindim. Eve geldikten üç saat sonra oturduğum ev bloğu için atanmış görevli gelerek QR kodlu bir form daha doldurarak benden 14 gün evde kalmamı ve mümkün olduğunca az evden çıkmam gerektiğini söyledi. Ve 14 günlük ev karantinam böylece başlamış oldu.

Karantinamın onuncu günündeyim şimdi. Hayat yavaş yavaş normale dönse de sokaklar hala boş sayılabilecek kadar sakin. O garip bekleyiş ve belirsizlik sisi şehrin üstünden hala dağılmadı. İnsanlar işlerine tam anlamıyla geri dönebilmiş değiller. Müzeler kapalı. Parkalara bile girişte ateşiniz ölçülüyor. Bu on gün içinde kendi nefesimin maske içinde sirküle edilerek kendi ağız kokumu soluyarak sokakta gezmediğim bir saat dahi olmamıştır. Alipay adlı telefonunuzdan kredi kartı gibi ödeme yaptığınız uygulamadan indireceğiniz yeşil sağlık kodunu okutarak kapalı mekanlara giriş yapabiliyorsunuz ancak. Maske, bazen plastik eldiven, gözlerin tamamını saran yüzme gözlüklerini andıran bilumum yalıtım malzemesiyle donanmış insanlar sanki uzun süreli bir maskeli balodaymış gibi dolaşıyorlar sokaklarda. Ancak bir kafeye oturduğunuzda maskenizi çıkarıyorsunuz. Sonra konuşmaya dalıp her şeyi biran unutuyorsunuz, maskesi olmadığından insanların gülüp gülmediklerini, en basit tepkilerini gözlemleyebiliyorsunuz ki bu da sizde bir an her şey normalmiş hissi uyandırıyor. Ancak sokağa çıkmaya hazırlanırken kılıcını kuşanan savaşçılar gibi maskenizi, eldivenlerinizi takmaya başlıyorsunuz ve evet diyorsunuz ya salgın savaşı hala devam ediyor. Bir savaştayız biz! Ve İnsanlar maskelerinin yukarısında iki gözden ibaret bekliyorlar Shanghai’da, baharın gelmesini, salgının geçmesini, bu savaşın bitmesini…